ƏSKİ YAZILAR

Ağalar QUT

Bu hekayəni 1997-ci ildə Türkiyədə yazmışam. Hacettepe universitetində magistratura tələbəsi idim. “Kant fəlsəfəsi” dərsini bizə Türkiyədə ən görkəmli Kant araşdırıcısı, dünya fəlsəfəsində isə Kant fəlsəfəsinin davamçılarından biri sayılan, “Dünya Fəlsəfə Assosiasiyaları İttifaqı”nın (FISP) o zamankı prezidenti İoanna Kuçuradi deyirdi. Semestrin sonunda Kuçuradi bizim hər birimizə final imtahanı əvəzinə qəribə bir ev tapşırığı verdi: “Kantın əxlaq fəlsəfəsini yeniyetməyə izah etməlisiniz”. Bu isə o demək idi ki, izahda Kantın terminlərindən istifadə etmək mümkün olmayacaq, çünki faydası yoxdur! Mən sokratik üslübda, yəni dialoji bir hekayə yazdım. Kuçuradi yazdığımı çox yüksək qiymətləndirdi və bu hekayəni fəlsəfə jurnallarının birində çap etməsi üçün razılığımı istədi. “Aşma” kitabının II nəşri çapa hazırlanarkən hekayəni tərcümə etməyə vaxt olmadı. Bəlkə də belə daha yaxşı oldu. Buyurun, uşaq dili ilə Kant etikası.

Hans ve Kant

(öykü)

“Büyükler hiçbir şeyi tekbaşlarına anlayamıyorlar, onlara durmadan açıklamalar yapmak ta çoçuklar için sıkıcı oluyor doğrusu”.

(S.-Exupery, “Küçük Prens”)

Hans: Merhaba Kant!

Kant: Merhaba Hans! Hoş geldin!

Hans: Hoş bulduk!

Kant: Oturmaz mısın? Bir az konuşuruz?

Hans: Memnuniyetle. Ama çok fazla kalamam, gitmem gerek.

Kant: Neden?

Hans: Yakın arkadışımın yardıma ihtiyacı var. Ona yardım etmeliyim.

Kant: Nasıl bir ihtiyac, nasıl bir yardım?

Hans: Arkadaşımın babası hastanede yatıyormuş. O da babasının yanında kalmak zorundaymış. İki gün sonra çok önemli sınavı da varmış. Sınava çalışması gerekirmiş. O çalışmaya zaman ayırabilsin diye hastanede ben kalayım istiyorum. Şimdi de hastaneye gidiyorum.

Kant: Söyler misin Hans ona neden yardım etmek istiyorsun?

Hans: Bilmiyorum.

Kant: Nasıl bilmezsin? Bir az düşün.

Hans: Şey… arkadaşım olduğundan dolayı herhalde.

Kant: Ne demek bu? Bir az açar mısın?

Hans: Arkadaşların hep birbirine yardım etmesi gerekir de ondan. Bu bir kural, bunu sen de biliyorsun.

Kant: Peki Hans arkadaşın senin onaylamayacağın bir şey, sözgelişi hırsızlık gibi kötü bir şey yaparken de zor anlar yaşayabilir. Tek başına çalamayacağını veya yakalanmak üzere olduğunu görüp de senden yardım isteyebilir. Bu durumda ne yaparsın? Gene de “zor durumda o ne yapmış olursa olsun arkadaşa yardım etmek gerekir” kuralına uyar mısın? Kural uymanı istiyor çünki.

Hans: Hayır, bu durumda kurala uymam herhalde.

Kant: Yardım etmezsin yani.

Hans: Hayır, etmem.

Kant: Hani arkadaşındı? Kural vardı? Demek ki bu kural her zaman işimize yaramıyor, değil mi Hansçığım?

Hans: Galiba öyle oluyor.

Kant: Peki, Hans sorumu tekrar sorsam, arkadaşına yardım etme isteğinin nedeni ne öyleyse dersem?

Hans: Ama babam bana hep çalışkan ol, yardımsever ol, yalan söyleme, iyi insan ol diyor, bunlar iyi şeylerdir diyor.

Kant: Benim babam da bana öğütler verirdi ben çoçukken. Ama onun bana verdiği öğütler senin babanın verdiği öğütlerin aynısı değil. Sözgelişi o bana hiç “yardımseverlik iyi bir şeydir” demezdi. Anlaşılan, her babanın çoçuğuna “iyidir” diye öğütlediği şeyler birbirinden farklıdır. Bu durumda hangi babaya inanacağız? Hans’ın babasına mı, Kant’ın babasına mı? Üstelik babalar da bizim gibi insan. Onlar da yanılabilirler. Cezaevlerinde binlerce suç işlemiş, yanılmış babalar var. Haksız mıyım Hans?

Hans: Haklısın, doğru söylüyorsun.

Kant: Ayrıca, babanın sana sıraladığı iyi şeyler kimi durumlarda birbirleriyle çatışabilirler de.

Hans: Nasıl?

Kant: Şöyle: deminki hırsızlık yapan arkadaşına sen yardım etmedin diyelim, o da tutuklandı. Sonra da senden mahkemede onun için yalan yere tanıklık yapmanı istedi, ona yardımda bulunmanı istedi. Ne yaparsın? Babanın sana söylediklerine bakılırsa, yardım etmek te iyi bir şeydir, yalan söylemekten kaçınmak ta.

Hans: Ama Kant… kafam karıştı.

Kant: Demek ki Kant babalarımızın bize “iyidir” diye öğüt verip öğrettikleri şeyler her zaman işimize yaramıyorlar.

Hans: Evet öyle görünüyor.

Kant: Seni sıkmıyorsam, hâlâ ilk sorumu sorabilir miyim?

Hans: Hayır sıkılmıyorum. Soru’na yanıt olarak şöyle diyebilirim; şey, bir gün benim de yardıma ihtiyacım olabilir. O zaman da arkadaşım bana yardım eder. Ben gerektiğinde kimseye yardım etmezsem, gerektiğinde kimse de bana yardım etmez.

Kant: Aha, Hans demek ki arkadaşına borç iyilik yapıyorsun. Nasıl olsa bir gün geri isteyeceksin. Ama ayıp değil mi? Kendini ona onun için bir şey yapıyormuşsun gibi gösteriyorsun, o da sana bu arada teşekkür ediyor, ama sen aslında kendin için, kendi geleceğin için bir şey yapmışsın oysa ki. Bu, arkadaşını kandırmak veya onu kullanmak değil mi? Bence yaptığın hiç de doğru bir şey değil.

Hans: Ama Kant senin yaptığın da doğru bir şey değil. Yardıma ihtiyacı olan arkadaşıma yardım etmemi engellemeye çalışıyorsun. Ben de bunu senden hiç beklemezdim.

Kant: Sinirlenme Hansçığım. Galiba beni yanlış anlıyorsun. Ben seni arkadaşına yardım etmekten alıkoymak istemiyorum. Bence de ona yardım etmelisin. Hatta ona elimden geldiği kadar ben de yardım etmeye hazırım.

Hans: Seni anlayamıyorum Kant.

Kant: Amacım benim Hans, seni, istediğin şeyi sana isteten şey hususunda bir az düşündürmekti. İstersen konuyu değiştirebiliriz.

Hans: Hayır, hayır, devam edelim. Ne demek “istediğim şey bana isteten şey”? Bunu bir az açar mısın?

Kant: Seve seve! Belli bir eylemde bulunmadan önce (söz gelişi yardım etmek bir eylemde bulunmaktır) o eylemde bulunmağı isteriz. Yani isteme eylemeden önce gelir. Değil mi?

Hans: Evet.

Kant: Yani, önce isteriz, sonra eyleriz. Eylemeyi istediğimiz şeyi bize isteten şey, istememizi belirleyen şeydir. Bir tür kural yani. Ben “arkadaşına neden yardım etmek istiyorsun?” sorarken, sana isteğini belirleyen şeyi soruyordum; sen de soruyu “arkadaş olanların hep birbirine yardım etmesi gerekir”; bir sonraki yanıtın: babanın sana söylediği “yardımsever olmak gerekir”; ve sonuncusu: “bir gün zor durumda ben kendim yardımsız kalmayayım diye” yanıtlarıyla yanıtlarken, isteğini, yani yardım etme isteğini belirleyen şeyi, kuralı veya ilkeyi dile getiriyordun. Oldu mu şimdi Hans?

Hans: Hem de nasıl! Ama bilmece gibi oldu işte. Bir yandan yardım etmemi istiyorsun, bir yandan da söylediğim nedenleri beğenmiyorsun, onları çürütüyorsun.

Kant: Çok güzel anladın Hans. Arkadaşına bence de yardım etmelisin, ama söylediğin nedenlerden dolayı değil.

Hans: Peki hangi nedenden dolayı yardım etmem gerekiyormuş?

Kant: Bilmek ister miydin?

Hans: Elbette.

Kant: İlkin, Hans senin yardım etme istemen gibi bir istemeni hazır kuralların, sözgelişi, anan baban gibi başkalarının ya da bedensel itilimlerin, duyguların (acıma gibi örneğin) belirlemesine izin vermeyeceksin, onları geri çevirerek, reddedeceksin. Bu ilk koşuldur, bunsuz olmaz.

Hans: Neyin koşulu?

Kant: Ahlaklı ve özgür istemenin ya da ahlaklı ve özgür olmanın koşulu.

Hans: Anlamakta zorlanıyorum. Bir az açık söyleyebilir misin?

Kant: Bunu bir az sonra açayım istersen. Endişelenme anlayacaksın. Bak…

Hans: O zaman hangi nedenden dolayı yardım etmek gerektiğini çabuk söyle. Bu bilmeceyi çözmek için sabırsızlanıyorum.

Kant: Söyleyeyim: Aklın yasasından dolayı!

Hans: Hoppala bu nereden çıktı? Aklın da mı yasası var?

Kant: Var! Akıl, Hansçığım görmemizi sağlayan gözlerimiz, duymamızı sağlayan kulaklarımız gibi, bilmemizi sağlayan bir şey. Nasıl ki insan olmaksızın ortalıkta göze, kulağa rastlamadığın gibi akla da rastlayamazsın. Yeryüzünde ancak insanda ve yalnız onda rastlayabilirsin. Dünyada insan ve yalnız o akıl sahibidir. Nasıl ki görmemizi sağlayan gözlerimiz yoğurdu hepimize bir renkte – beyaz renkte, kömürü de hepimize bir renkte – siyah renkte gösteriyorsa, aynen böyle, aklımız da hepimize nasıl istememiz ve eylememiz konusunda yalnız ve yalnız bir yol gösteriyor ve de bunu bize söylüyor. Yani hepimizde ortak olan akıl ayrımcılık yapmıyor: Benim aklım bana bir şey, senin aklın sana başka bir şey söylemiyor, buyurmuyor. Ama doğru ve iyi davranışlar konusunda, hatırlarsın daha önce konuştuk, benim babamın bana söyledikleriyle senin babanın sana söyledikleri başka başkaydı.

Hans: Evet, daha demin konuştuk.

Kant: İşte aklın bize söylediği babalarımızın bize söylediklerine hiç benzemiyor. O, her sahibine değişmeyen bir ve aynı şeyi söylüyor. Aklın bu söylediği, buyurduğu, gösterdiği – ne dersen de – tek bir şey olduğu için, kişiden kişiye değişmediği için ona yasa denir. Fizik derslerinden biliyor olmalısın, doğada da, sözgelişi, yer çekim yasası gibi yasalar var. Yasa demek, her yerde aynı ve istisnasız olarak geçerli olmak demektir. İşte yasa böyle bir şey. Aklın da böyle bir şeyi var, yasası var. Ve o hiç durmadan, için için aynı şeyi, yani yasayı emreder bize, nasıl ki babalarımız onların sözlerine davranmamızı isterler, buna benzer, akıl da kendi yasasına uymamızı buyurur bize.

Hans: Çok saygıdeğer Kant, çok merak ettim doğrusu, akıl ne diyor bize, ne buyurur?

Kant: Şöyle diyor akıl: “Eylerken, aklın, yasa olarak kabul edebileceği kurala göre iste”. Bir az açayım istersen?

Hans: İyi olur.

Kant: Sohbetimizden örnek vereyim. Demin ben sana arkadaşına her durumda, sözgelişi, hırsızlık gibi kötü bir şey yaparken de “Her ne olursa olsun arkadaşa yardım etmek gerekir” kuralına uyarak yardım edip etmeyeceğini sordum ve sen bu durumda ona yardım etmeyeceğini, yani kurala uymayacağını söyledin. Böylece sen aklın yasasına uygun yanıt verdin. Akıl, bize “yasa olabilecek kurala göre eyle veya yasa olamayacak kurala uyma” demektedir. Açık mı şimdi?

Hans: Açık.

Kant: Bu yasa hakkında bir iki açıklama daha yapayım. Akıl bu yasayı Hans öğrenmez, sonradan edinmez. Nasıl ki gözlerimize yoğurdu beyaz, kömürü siyah görmeyi öğretmediysek, ve senin gözlerin de, benim gözlerim de (aynı) kendiliklerinden yoğurdu beyaz, kömürü siyah görürlerse, akıl da tıpkı böyle işler, böyle çalışır. Örneğin, sen, her durumda, arkadaşına sırf arkadaşın olduğundan dolayı yardım etmeyeceğini söylerken bu, aklın kendiliğinden bir işleyişiydi. Yanıtın doğruydu, çünki yasaya uygundu.

Hans: Bu çok güzel, çok hoşuma gitti.

Kant: Bir de Hans unutmamalısın ki aklın yasası da bir yasa olmakla birlikte (neden ona yasa dendiğini açıkladım), doğa yasalarından farklıdır. Doğa yasaları zorunludur. Örneğin, boşluğa atılan taş yere düşmek zorundadır, onun yer çekim yasasına uymama olanağı yoktur, yasa onu tümüyle yönlendirir. Doğa yasalarının zorunluluğu bu demek. Ama doğa yasalarının zorunlu olmasına karşılık, aklın yasası ise gereklidir. Yani bu yasa ona uymamızı gerektirir, ister, ama ona uymaya da biliriz ki genelde insanların çoğu, ne yazık ki, bu yasaya uymazlar. Yalnız, aklın bu yasası babalarımızın bize verdikleri öğütlere şu açıdan hiç benzemez ki biz babamızın söylediğine uymayıp ona uyduk diyebilir, babamızı kandırabiliriz, ama aklı asla kandıramayız. Akıl, babamızın tersine, bizim içimizde olduğundan, istemelerimizi sürekli yoklayan, gözünden kendi yasasına aykırı hiç bir şeyi asla kaçırmayan içimizdeki yargıç gibi olduğundan onu kandırmak ise tümüyle olanaksızdır! O her şeyi görür ve yüzümüze vurur. Yasalarına uymadığımız ya da aykırı davrandığımız zaman devletin bizi cezalandırması gibi, akıl yasasına uymadığımız veya ona aykırı davrandığımız zaman içimizdeki yargıç ta bizi için için cezalandırır, kendimizi bize aşağılık bir insan olarak gösterir; oysa başka kimsenin bundan haberi olmaz.

Hans: Ben bu yasaya hep uyacağım!

Kant: Aferin Hans! Akıl yasasına uymak ahlaklı ve özgür olmaktır. Bu nedenle de akıl yasasına ahlak yasası denir. Doğru adlandırma budur: Ahlak yasası. Özgür ve ahlaklı olmanın tek yolu ve koşulu ahlak yasasına göre istemektir. Eylerken, ahlak yasasına göre değil de başka bir şeye göre istediğinde, yani eyleme isteğini sana isteten şey ahlak yasası dışında herhangi bir şey olduğunda ne özgürsün ne de ahlaklı. Bunun için de yapman gereken ilk şey, yerine getirmen gereken ilk koşul, istemeni belirlemeye çalışan, ahlak yasası dışında her türlü belirleyiciyi geri çevirmek, reddetmektir. Şimdi bu koşulun neden ahlaklı ve özgür olmanın ilk koşulu olduğunu anladın mı?

Hans: Anladım!

Kant: Güzel! İşini rahatlatmak için ahlak yasasını şöyle de dile getirebilirim: “Karşındaki insanı hep amaç olarak gör”. Yani onu hiç bir zaman araç olarak görme, kullanmak isteme. Hani demiştin ya, “bir gün o da bana yardım etsin diye ona yardım ediyorum…”

Hans: Evet.

Kant: … işte böyle düşünerek arkadaşına yardım etmeyi istemek onu bir tür araç olarak görmek demektir; bu, kendi geleceğini koruma altına alma amacını gütmek, arkadaşını da bu amaç için araç olarak kullanmak demektir.

Hans: Ama ben niye başkası için araç olayım o zaman?

Kant: Hayır, hayır! Sen de kimse için kendini araç yerine koymuyorsun, koymamalısın. Ahlak yasası böyle buyurur. Nasıl başkasına hep amaç olarak bakman gerekirse, kendine de hep öyle bakmalısın.

Hans: Bak şimdi oldu! Yalnız, geç kaldım galiba.

Kant: Ah, çok uzattık gibi. Çabuk ol çabuk. Sakın geç kalma! Bu işler böyle Hans. İşin doğrusunu öğrenmeye çalışırken asıl kanlı canlı yaşama bazen geç kaldığımız da olur. Sen gökte yıldız ararken kuyuya düşen adamın öyküsünü biliyor musun?

Hans: Hayır.

Kant: Gelecek sefer anlatırım. Ama bana uğramadan arkadaşına yardım etseydin, gerçi ettiğin yardım ahlak yasasına uygun olacaktı, yasal olacaktı, ama yasa uğruna, sırf yasadan dolayı yapılmadığı için ahlaklı olmayacaktı. Bu da çok önemli ayrımdır. Şimdiyse arkadaşına yardım etmeye hiçbir şeyden dolayı değil, sırf ahlak yasasından dolayı acele ediyorsun. Haydi koş!

Hans: Teşekkür ederim saygıdeğer Kant! Hoşça kal!

Kant: Güle güle Hans!

Yıl 1997, Ankara

§§§

Şeir fəlsəfəsi haqqında bir neçə söz

Xəzər Universiteti “Elm və sənət” məclisinin ilk seminarında “Fəlsəfə və poeziya” mövzusunda çıxışım (10 oktyabr 2006-cı il)

Poeziya – poetizasiya (nəzməçəkmə) və yaxud prozanı poetik ifadə etmə sənəti deyildir. “Poizein” qədim yunan dilində yaratma, meydana gətirmə, tikib-qurma kimi anlamlar daşıyır. Poetika qədim yunan təfəkküründə produktiv, yaradıcı fəaliyyətdir. Amma o, fəlsəfədən fərqli olaraq, analitik yox, sintetik yaradıcılıqdır. Nəsri nəzmə çəkmə fəaliyyəti kimi nəzməçəkmə (poetizasiya) isə praktiki-texniki sferaya daxildir.

Fikirlərimi R.Tagore-un “unuduram, qanadlarımın olmadığını, həmişə unuduram” misrası üzərində qurmaq istəyirəm. Bu misra yaranışından misra kimi doğulmuşdur. Qabaqca cümlə kimi yaranıb, sonra misralaşdırılmamışdır, anadangəlmə şeirdir o. O, hətta əvvəlində və davamında gələn misraların yaratdığı poetik atmosferə ehtiyac duymadan, təkbaşına, şeir kimi qarşımızda dayanmışdır.

Şeir o şeydir ki, onun nəsr keçmişi yoxdur, yəni o, nəsrdən poetizasiya əməliyyatı ilə nəzmə transformasiya edilməmişdir. “Şair doğulmaq gərək” deyirlər, “şeir şeir kimi doğulmalıdır” demək lazımdır. Tərbiyə və təhsillə insanda şairlik bacarığı müəyyən qədər yaradıla və artırıla bilər. Amma heç bir cümlə poetikləşdirmə əməliyyatı ilə misralaşdırıla bilməz. Baxmayaraq ki, ortalıqda bizə şeir kimi təqdim olunmuş və olunan minlərlə “şeir” var. Mahnı sözünə müzikllik və yaxud söz yığınına bədii qiraət əlavə edəndə, o sözlər şeir olmur, əgər qabaqcadan şeir deyildilərsə. Onlar bu sonuncu əməliyyatlarla sadəcə olaraq poetik effekt qazanırlar.

Şeir eyni zamanda o şeydir ki, o, nəsrə çevrilə bilmir, onun nəsr gələcəyi yoxdur. Misra cümlə kimi də ifadə oluna bilirsə, deməli, o, heç əvvəldən şeir olmayıb. Tutalım, Tagore-un yuxarıdakı misrası cümlə ilə bir neçə variantda ifadə edilə bilər. Ancaq o, bununla hər dəfə özündən nəyisə itirər. Yəni poeziya prozalaşdırıla bilməyən şeydir.

Bir sözlə, poeziya ilə proza arasında bir-birinə çevrilməyən bir şey var. Elə o şey də poeziyanı poeziya, prozanı proza edir. Poeziya poeziya kimi doğulur, proza proza kimi. Poeziya məhz o şeydir ki, onun dediyini proza ilə demək olmur! Əks halda, poeziya öz varlıq səbəbini və əvəzedilməzliyini itirərdi. Görünür, proza ilə tutuşdurduqda poeziyanın qeyri-ciddi sayılmasının səbəblərindən biri onun əvəz edilə bilən mövqeyə düşmüş olmasıdır.

Poetiklik məzmunda olur. Formal poetizm quru estetizmdən başqa bir şey deyil. İnsanın bir sıra psixoloji halları vardır ki, o məqamlarda insan şeir yazmaq “istəyir”, məsələn, eşqdə, özünü atılmış və tənha hiss edəndə və s. Bu kimi halların psixologiyası ilə şerin mahiyyəti arasında hansısa əlaqələr var. Belə araşdırmalar çox maraqlı olardı.

Sənətin, o cümlədən poeziyanın funksiyası tarixən dövrdəndövrə dəyişmişdir. Şerin kathartik-əxlaqi funksiyası bizə qədim yunan sivilizasiyasından, bəlkə onlara da daha qədim sivilizasiyalardan miras qalmışdır. Bu konsepsiyaya görə, şeir insanları əxlaqi-mənəvi baxımdan saflaşdırmalıdır. Sovet elmində sənətə yüklənən funksiya da bu konsepsiyanın törəməsi və uzantısı idi. Sovet məktəbində etika və estetika həmişə yanaşı dayanmışdır. Bu yanaşılıq həm adlandırmada, həm də təsəvvürdə bizdə hələ də qalır. Bu, bir tərəfdən o demək idi ki, estetika etik funksiya daşıyır; digər tərəfdən isə etik olmaq estetik nəzakət qaydalarına, daha konkret desək, kommunistin əxlaq kodeksinə riayət etməkdir.

Sənətdə əxlaqi didaktizm, o cümlədən şerin hansısa əxlaqi kodeksi və ideal əxlaqi obrazı estetik formada təbliğ fəaliyyəti sonda ona gətirib çıxarır ki, poeziyada məzmunsuz estetizm, yaxud da “qorxma”, “məğrur ol” kimi bayağı ənənəvi məzmunlar baş alıb gedir.

XIX əsrdə Hegel sənətə, o cümlədən şeir sənətinə tamam ayrı, idraki funksiya yüklədi. Şerin idraki funksiyası dedikdə, dərin və fəlsəfi tezislərin şeirdə və şeirlə ifadə olunmasından söhbət getmir. İnsan şüurunun ayrı-ayrı nəsnələrin hissi qavrayışından mütləqin dərkinədək yol keçdiyini söyləyən Hegel sənəti bu yolun ilk pilləsinə  yerləşdirir. (Daha sonrakı, ikinci pillədə din, üçüncü pillədə fəlsəfə dayanır). Şüur öz yolunun ilk addımında hissi qavrayışla görür və göstərir.

Doğrudan da, hisslərdən kənarda sənəti düşünmək qeyrimümkündür. Lakin şüurun inkişafının ilk pilləsini təmsil edən sənətin təfəkkür dili hələ çox zəifdir, yoxdur. Ona görə də Hegel sənət növlərini ən dilsizdən (ən material olandan) ən dilliyə (ən immaterial olana) doğru düzür. Məsələn, şüurun inkişafında şeir heykəltəraşlıqdan daha yuxarı mərtəbədə dayanır. Roman ondan da yuxarıda. Sənət düşünməz, düşündürər. Düşünmək üçün mənzərələr, materiallar, obrazlar verər. Fəlsəfənin onu açmasına, dilləndirməsinə, anlamasına ehtiyac var.

Beləliklə, Hegel-ə görə, əsl sənət, o cümlədən şeir sənəti konseptual təfəkkürə xidmət etməlidir (göründüyü kimi, əxlaqa yox!), amma onu qabaqlayaraq. Təfəkkürü qabaqlayan statusu ilə sənət müəyyən dərəcədə mistika qazanmış olur.

Hegel sənətə çox fərqli bir funksiya vermiş oldu. Bu da sə nə tin, o cümlədən şerin idraki funksiyası idi. Hegel fəlsəfəsində insan Allahı ilk dəfə olaraq sənət vasitəsilə dərk edir. (İncə) Sənət insanın idraki funksiyasını və ehtiyacını yerinə yetirir, heç də əxlaqi ideala çağırmamalı, bizim idrakımıza təsir etməlidir. Hegel-in fikrincə, şeir təsvir kimi sona çatmışdır, yəni sənət tamam ayrı formaya keçmişdir.

Schopenhauer və Heidegger ilə sənət fəlsəfəsində üçüncü mərhələ başlandı. XX əsrdə sənətə, o cümlədən poeziyaya yeni bir funksiya, bu dəfə idraki yox, ontoloji funksiya qazandırılımışdır. Bu, Heidegger-in adı ilə bağlıdır. O, poeziya ilə fəlsəfə arasında qədim Yunan fəlsəfəsindən qalan uçurumu doldurmağa çalışdı. O, öz əsərlərində şairlərə (xüsusilə də Hölderlin-ə) bəzən filosoflara inandığından daha çox inanıb əsaslanır. Hegel-dən fərqli olaraq, Haydegger poeziyanı fəlsəfənin mahiyyəti sayır. Və yenə Hegel-dən fərqli olaraq, Haydegger hesab edir ki, sənət öz funksiyasını nəinki tamamlamamışdır, əksinə, poeziya öz mahiyyətinə görə fəlsəfəyə bənzəyir. Külliyyatı 100 cilddən çox olan Haydegger-in özünəməxsus sənət təlimini, daha doğrusu, onun şeir fəlsəfəsini (əslində “Düşünmə”sini) bu qısa söhbətdə ətraflı şəkildə izah etmək bizim imkanımız xaricindədir.

Poeziyanın ontoloji funksiyası dedikdə, nəzərdə tutulan budur ki, şeir ontik kəşfdir, o, nələrisə göstərir. Konseptual mənzərələrin üstünü açır, ancaq bu, ənənəvi məntiqi ümumiləşdirmə (induksiya) əməliyyatı yox, əksinə, oyun təsiri bağışlayan ixtiyari quruculuqdur. Bütün bunlar – kəşf, üstünü açma, quruculuq – dildə baş verir, daha doğrusu, sözlərdə. Poeziya fəlsəfəyə dil dünyasını və dildə yaşayan varlığı (Heidegger-in dilində: “Olma”nı) bəxş edir. Poiein (yaradıcılıq) kimi poeziya ontoloji yaradıcılıqdır: Şair obyektiv varlığın örtüsünü (qırağa) çəkərək, onu kəşf edir və kəşf etdiyini hansısa bir sözlə adlandıraraq göstərir, varlığın obyektiv sferasını yaradır. Bu isə o, Haydeggerə o deməkdir ki, dili şairlər yaradır. “Şairlər adlandırır, mütəfəkkirlər (bu adlarda gizlənəni – A.Q.) düşünür” (Haydegger).

Haydegger deyir ki, sənət bizə nəsə göstərməlidir. Belə bir məşhur söz var, Haydeggerin sənətdən umduğu “göstəricilik” funksiyası bu fikirdə yaxşı ifadə edilmişdir: “Rəssamlar Londonun göylərində buludları çəkənədək, heç kim bilmirdi ki, London buludlu şəhərdir. Bunu ilk dəfə rəssamlar bizə göstərdilər”.

Azərbaycanda Cahandar ağalar bəlkə də yüz illərlə mövcud olub. Ancaq onu bizə ilk dəfə İ.Şıxlı XX əsrdə göstərdi. Lakin Cahandar ağa obrazı əxlaqi ideal deyil, “siz də Cahandar ağa kimi olun, ona oxşayın” çağırışı deyil, sadəcə olaraq, bir ontik kəşfdir, üstünü açmadır, xəbər vermədir.

XX əsrin 60-cı illərindən başlayaraq, Qərbdə (əvvəlcə ABŞ-da, sonra Fransada) postmodern sənətdən, daha doğrusu, postmodern dövrdə sənətin dəyişən funksiyasından danışılmağa başlandı. Əyləncə sektorunun inkişafı ilə əlaqədar olaraq, sənətin əyləncəvi funksiyası ön plana çıxdı. İstehlakçı sənaye cəmiyyətinin inkişafına bağlı olaraq, sənət əsəri sürətlə istehlak edilərək köhnələn və qazanc gətirən əmtəəyə çevrildi. Postmodern dövrdə sənətdən tələb edilir ki, o öz alıcısına (oxucusuna, tamaşaçısına və b.) çətin başa düşülən, düşündürücü və qalıcı mesajlar vermək əvəzinə, kütləvi zövqə xidmət etsin və öz alıcısını  əyləndirsin və onun tərəfindən tez də unudulsun. Postmodern sənət ümumbəşəri diapozondan əl çəkir, konkretçi və lokal olmaq istəyir. Postmodern sənət sənətə yeni üfüq açan yeni fəlsəfəyə yox, neokapitalizmin sənət-bazar ideologiyasına bənzəyir.

Sonda qeyd etmək istəyirəm ki, mən burada sənət tarixindən yox, sənət fəlsəfəsi tarixindən və postmodern dövrdə sənətin vəziyyətindən qısaca söz açdım.

Advertisements

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s